Türkiye dünyada en sık rejim değiştiren ülkelerden biri olarak görünüyor. Ülkenin 106 yıllık Meclis ve 103 yıllık Cumhuriyet tarihine birçok rejim modeli sığmıştır.

Cumhuriyet’in başlangıç dönemi olarak adlandırabileceğimiz 1920 ile 1923 yılları arasındaki Kurucu Meclis Dönemi’nde henüz resmî siyasi partiler bulunmasa da oldukça geniş bir çeşitliliği barındıran bir Meclis yapısından söz etmek mümkün görünüyor.

1923 yılında Cumhuriyet’in ilanından kısa bir süre önce Halk Fırkası, bugünkü adıyla Cumhuriyet Halk Partisi kuruldu ve Cumhuriyet’in ilanıyla birlikte Tek Parti Dönemi’nin kurumsal zemini oluştu. Ülkenin çok partili bir sisteme geçişine kadar arada iki büyük parti kuruluş girişimi oldu; Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası (1924) ya da Serbest Cumhuriyet Fırkası (1930). Bunlardan ilki gerçek bir muhalefet partisiydi ve kısa sürede kapatıldı; ikincisi ise güdümlü bir muhalefet partisi olup zaman içinde kendini feshetti.

1930 yılındaki bu ikinci denemenin de başarısızlığa uğraması sonrasında 1930-1945 arasındaki dönemde ülke CHP’nin idaresinde Tek Partili Rejim altında yönetildi.

1946 yılında Demokrat Parti’nin kurulmasıyla çok partili hayata geçiş başladı. 1946 seçimleri çok partili olsa da demokratik meşruiyeti tartışmalıydı. 1950 seçimleri ise ‘gizli oy, açık tasnif’ ilkesiyle yapılan ve iktidarın el değiştirdiği ilk serbest seçim oldu.

1950-2017 arasındaki kesintili Çoğulcu Parlamenter Demokrasi dönemi istikrarlı düz bir çizgide ilerlememiş, 1960 ve 1980 askeri darbeleri ile 1971 ve 1997 müdahaleleriyle sürekli kesintiye uğramıştır. Ülkenin anayasal mimarisi sürekli değişmiş, rejim bir türlü sağlam bir yapı üzerinde yükselmemiştir. Bu dönemde (tabii ki sonrasında da) Cumhuriyet rejimi bir türlü gerçek bir demokrasi ile taçlanmamıştır.

Rejim tiplerini ve demokratikleşme süreçlerini niceliksel olarak takip etmek için The Economist Intelligence Unit tarafından geliştirilen ve ilk kez 2006 yılında açıklanan Demokrasi Endeksi’ne göre, Türkiye 2006 yılında 167 ülke arasında 88. sırada yer alıyor ve ülkedeki demokrasi “hibrit rejim” olarak sınıflandırılıyordu (1). Demokrasi Endeksi, ülkelerin rejimlerini “tam demokrasi”, “kusurlu demokrasi”, “hibrit rejim” ve “otoriter rejim” olarak sınıflandıran bir endeks.

Cumhuriyet tarihinin rejim açısından en önemli kırılma anlarından biri 2017 yılında düzenlenen halk oylaması sonucunda yüzde 51.4 ‘evet’ oyuyla rejimin resmî olarak kökten değiştirilmesi ve Çoğulcu Parlamenter Demokrasi’den Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi’ne geçilmesidir.

Aslında bu kırılma anının öncesinde rejim yapısında radikal değişiklikler yapılmış; 2007 Anayasa Referandumu ile cumhurbaşkanının halk tarafından seçilmesi kabul edilmiş ve 2014 yılında da Başbakan Recep Tayyip Erdoğan resmî olarak Cumhurbaşkanı seçilmiştir. Seçim sonrasında Erdoğan halktan aldığı güçle yürütmenin de başı olacağını ve bakanlar kuruluna başkanlık edeceğini açıklamıştır.

2017 yılındaki Anayasa oylaması ile artık ülkede güçler ayrılığı fiilen ortadan kalkmış ve güçler birliği esasına dayanan, Cumhurbaşkanlığı kararnamelerinin yönetimde merkezi bir araç haline geldiği Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi kurulmuştur.

Bu tarih aynı zamanda Türkiye’de Rekabetçi Otoriter Rejim özelliklerinin kurumsal olarak belirginleştiği en önemli eşiklerden biridir.

Steven Levitsky ve Lucan A. Way tarafından 2002 yılında kuramsallaştırılan bu kavram (Competitive Authoritarianism) ne tam anlamıyla demokratik ne de tam anlamıyla açık diktatörlük rejimlerinden söz eder (2). Bu rejimin ilk örnekleri Soğuk Savaş sonrası dönemde Sırbistan, Peru, Rusya’da ve yakın dönemde de Putin Rusya’sında ve Orban Macaristan’ında görülür.

Levitsky ve Way’e göre, bu rejimlerde demokratik kurumlar göstermelik değildir, gerçektir. Ancak iktidar, devlet olanaklarını muhalefete karşı o kadar asimetrik kullanır ki oyun alanı tamamen adaletsizleşir.

Bu dönemin üç yapısal özelliği şöyle sıralanmaktadır: Birinci özellik, bu rejimlerde seçimler düzenli yapılır, muhalefet partileri aktiftir ve iktidarın seçimi kaybetme olasılığı her zaman vardır. Seçimler tamamen göstermelik değildir; ancak asimetrik şartlarda gerçekleşir. İkinci özellik, seçimlerin adaletsiz bir oyun alanında gerçekleşmesidir. İktidar devletin bütçesini, bürokrasisini ve yargısını büyük ölçüde kendi seçim kampanyasının emrine verir. Muhalefet seçime girebilir ama sesini duyuracak medya bulamaz, medya iktidar kontrolündedir. Muhalefet finansmana erişmekte zorlanır ve sürekli idari/hukuki baskılarla boğuşur. Üçüncü özellik, iktidarın muhalefeti baskılamak için başta hukuk olmak üzere tüm kurumları kendi amaçları doğrultusunda kullanması ve muhalefeti fiziken değilse de yasal kılıflarla felç etmesidir.

2017 Demokrasi Endeksi’nde Türkiye 167 ülke arasında 100. sıradadır ve Türkiye yine “hibrit rejim” olarak tanımlanmaktadır.

Sosyal bilimlerde Rekabetçi Otoriter Rejim’in bir sonraki aşaması üzerine önemli tartışmalar yürütülmektedir. Bu rejim sonrasında Hegemonik Seçimli Otoriterlik Rejimi’nden söz edenler olduğu gibi, Kişiselleşmiş Otoriterlik Rejimi’nden ya da Kapalı Otoriterlik Rejimi’nden de söz edenler bulunmaktadır (3). Bunun dışında bu aşama için genel “Geç Faşizm Dönemi” değerlendirmesi yapanlar da vardır (4).

Türkiye’de Rekabetçi Otoriter Rejim’in de ömrü uzun sürmemiş; ülkenin hızla bir sonraki aşama olan Hegemonik Seçimli Otoriterlik Rejimi’ne geçtiğine dair güçlü işaretler ortaya çıkmıştır.

Bu yeni aşamaya geçiş öncesinde, 2025 yılı için açıklanan Demokrasi Endeksi’nde Türkiye 167 ülke arasında 102. sıraya inmiştir ve sahip olduğumuz demokrasi hâlâ “hibrit rejim” olarak tanımlanmaktadır.

Yeni döneme geçişin kilit olaylarından ilki, 18 Mart 2025’te İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı Ekrem İmamoğlu’nun üniversite diplomasının İstanbul Üniversitesi tarafından iptal edilmesidir. Bir gün sonra İmamoğlu ve 100’den fazla kişi yolsuzluk ve rüşvet suçlamasıyla gözaltına alınmıştır. Son güncel gelişme ise 21 Mayıs 2026’da Ankara Bölge Adliye Mahkemesi’nin CHP hakkında ‘mutlak butlan’ kararı verip, 2023 ve sonrasındaki olağan ve olağanüstü kurultayları iptal etmesi ve Özgür Özel yerine Kemal Kılıçdaroğlu’nu yeniden CHP Genel Başkanlığı’na getirmesidir. Bu karar, 2024 yerel seçimleri sonrasında Özel liderliğindeki muhalefetin yakaladığı siyasal ivme dikkate alındığında, yalnızca parti içi bir hukuk meselesi değil, rejimin rekabet alanını yeniden düzenleme girişimi olarak okunmalıdır.

Fazla iddialı bir argüman gibi de değerlendirilebilir ama Barış Süreci boyunca DEM Parti’nin partinin tüm enerjisini tek bir konuya odaklamak zorunda kalması, Barış Süreci’nin en önemli aktörlerinden biri olan Öcalan’ın konumu ve süreç boyunca sürdürdüğü söylem iktidarın arzuladığı siyasi arenanın oluşmasına istemeden de olsa hizmet etmiş görünüyor. Barış Süreci gibi son derece önemli bir gelişme, getirdiği ve getireceğine inandığımız diğer kazanımlar dışında, yeni siyasetin kurgulanmasında bir araç görevi görmüştür; daha doğrusu iktidar bu süreci bu yönde ustalıkla yönetmiştir.

Konuya geri dönecek olursak, Hegemonik Seçimli Otoriterlik Rejimi, rekabetin büyük ölçüde anlamsızlaştığı, sandığın varlığını koruduğu ancak iktidar değişimi ihtimalinin son derece zayıfladığı aşamayı anlatır.

Andreas Schedler’in seçimli otoriterlik literatürüne yaptığı katkılar çerçevesinde tartışılan bu rejim tipinin en önemli üç özelliği şudur: Birinci özellik, her ne kadar başka siyasi partiler seçime girebilse de muhalefetin iktidarı değiştirme ihtimali kurumsal, hukuki, medya ve kaynak asimetrileri nedeniyle son derece zayıflamıştır. İkincisi, Rekabetçi Otoriter Rejimlerde seçim sonuçları iktidar için az da olsa bir kaybetme riski taşırken, bu modelde seçim sonucu daha sandık kurulmadan büyük ölçüde öngörülebilir hâle gelir. Seçim artık bir yarış değildir. Rejimin üçüncü ve en önemli özelliği de muhalefet partilerinin rejimi tehdit etmediği sürece sistem içinde tutulması, bunun da rejimin meşruiyet vitrininin korunmasına hizmet etmesidir.

Bugün geldiğimiz nokta burası. Buradan hangi otoriterlik rejimine geçiş yapacağımız ya da Rekabetçi Otoriter Rejime mi, yoksa Çoğulcu Parlamenter Demokrasi Rejimi’ne mi geri döneceğimiz belirsiz. Tarihin en kritik eşiklerinden birinde duruyoruz.

Yazının başında da gösterdiğim gibi, Türkiye’de zayıf kurumsal zeminler üzerinde yükselen, kısa ömürlü bir demokrasi deneyimi var. 1923’den 2017 yılına dek geçen 94 yıllık sürenin sadece 64 yılı sandık rekabetine dayalı çok partili demokrasi rejimi altında geçmiş görünüyor.

Bugünlerde her ne kadar demokrasi deneyimimiz asimetrik bir oyun alanında rekabetçi otoriter bir modele evrilmiş olsa da, toplumsal meşruiyetin yegâne kaynağı olarak sandığı görme iradesi tamamen yitirilmemiştir.

Cumhuriyet’in ikinci yüzyılındaki bu kritik eşik, rejimin kurumsal olarak tamamen kapalı bir otokrasiye teslim olması ile bu coğrafyanın çok partili hafızasından beslenen demokratik reflekslerin ülkeyi yeniden çoğulcu bir parlamenter sisteme taşıması arasındaki dinamik mücadeleye sahne olacaktır.

***

(1)The Economist Intelligence Unit, Democracy Index. En güncel rapor ve metodoloji için: https://www.eiu.com/n/campaigns/democracy-index-2025

(2) Steven Levitsky ve Lucan A. Way (2002), Competitive Authoritarianism: The Origins and Dynamics of Hybrid Regimes in the Post-Cold War Era Makalenin tamamı için: https://fsi-live.s3.us-west-1.amazonaws.com/s3fs-public/evnts/media/Levitsky-Way-Stanford.pdf

Steven Levitsky ve Lucan A. Way (2002), Journal of Democracy: Elections Without Democracy: The Rise of Competitive Authoritarianism, 13 (2), 51-66.

https://www.journalofdemocracy.org/articles/elections-without-democracy-the-rise-of-competitive-authoritarianism/

(3) Andreas Schedler (2006) Electoral Authoritarianism: The Dynamics of Unfree Competition. Lynne Rienner Publishers.

(4) Alberto Toscano (2023) Late Fascism: Race, Capitalism and the Politics of Crisis.

 

28 Mayıs 2026’da yayınlanmıştır.

Share This