Dünyada toplumların içinde bulunduğu ruh halini anlamak üzere gerçekleştirilen çeşitli araştırmalar bulunuyor.
Bunlar arasında en çok referans verilen araştırmalardan biri Dünya Mutluluk Raporu çalışması. 2026 yılı için açıklanan sonuçlara göre, Türkiye mutluluk sıralamasında 147 ülke arasında 94. sırada yer alıyor (1). Bundan tam on yıl önce Türkiye 69. sırada yer alıyordu; on yıl içinde 25 basamak birden geriye düştük (2). Eğer konuya iyimser bir bakış açısıyla yaklaşmak isterseniz sizinle hemen şu bilgiyi paylaşayım; Türkiye aynı araştırmada geçen yılın sonuçlarına göre bu yıl 4 basamak yukarı çıktı.
Türkiye’de toplumun ruh halini takip eden araştırmaların başında TÜİK’in Tüketici Güven Endeksi geliyor. 22 Haziran Pazartesi günü açıklanan en güncel veriye göre, mayıs ayında 85.8 olan endeks yüzde 2.5 yükselerek Haziran’da 87.9 oldu (3). Endeks geçen yıl Haziran ayında 85.1 olarak ölçülmüştü. Geçen seneye göre bu açıdan da baktığımızda daha iyi bir konumdayız ve üstelik TÜİK tarafından açıklanan veri en son üç yılın en yüksek endeks değerine işaret ediyor.
İster Dünya Mutluluk Raporu sıralaması açısından bakın, isterseniz TÜİK verilerini esas alın, her iki çalışmanın ortak mesajı aslında son derece net: Türkiye dünya ülkeleri arasında orta-alt bandında yer alan ve toplumun geneline bakıldığında da geleceğine dair karamsar bir ruh haline sahip, ancak geçen seneye göre kendini daha iyi hisseden bir ülke konumunda bulunuyor.
Sia Insight’ın ülkenin üç büyük ilinde gerçekleştirilen Ekonomik Gündem Araştırması da gelecek on iki aya dair beklentilerin ağırlıklı olarak karamsarlık etrafında şekillendiğini ve üstelik geleceğe iyimser olarak bakanların oranında geçen yıla kıyasla dört puanlık bir düşüş olduğunu gösteriyor (4).
Bu genel resmin dışında toplumun ruh halini daha iyi anlayabilmek ve daha derine inebilmek adına sahip olduğumuz duyguları bir duygu durumu spektrumunda değerlendirmek gerekiyor. Bu amaçla, olumlusuyla olumsuzuyla 36 farklı duygu durumu arasında nerede durduğumuzu gösteren son derece güncel bir ölçümleme sonucunu sizlerle paylaşmak istiyorum (4).
Ancak öncesinde kısa bir hatırlatma yapmak isterim. Bu çalışmanın bir benzerini daha önce iki kez paylaşmıştım: İlki, 2023 Kahramanmaraş Depremi sonrasında ve 2023 seçimleri öncesinde, ikincisi ise 2024 yılı Kasım ayında. Üçüncü çalışmayı da ABD-İran Savaşı’nın hüküm sürdüğü ve daha da önemlisi mahkemenin “mutlak butlan” kararı sonrasında CHP yönetiminin Özgür Özel’den alınıp Kemal Kılıçdaroğlu’na verildiği dönemin araştırması olarak kaydedebilirsiniz.
Her ne kadar farklı dönemlerde yapılmış olsa da ilk iki araştırmanın ortak sonucuna göre egemen ruh halimiz endişe, zihin karışıklığı, güvensizlik, bunalım, çaresizlik ve kızgınlık üzerinden şekilleniyordu ve hayatımızda hiçbir pozitif duygu durumu bulunmuyordu.
2026 yılına dair değerlendirmelere daha yakından baktığımızda, veriler, tüketicilerin iç dünyalarından dış dünyaya doğru genişleyen algılarında çarpıcı bir duygusal kırılmaya işaret ediyor.
Tüketiciler kendi duygu durumlarını tanımlarken karmaşık ama görece daha pozitif veya nötr kalabilen bir tablo çiziyor. Kişisel bazda en çok öne çıkan duygular endişe, güvenilirlik, samimiyet ve sıkılmışlık olarak sıralanıyor.
Kişilere yakın çevrelerindeki insanların durumu sorulduğunda, pozitif duygular yerini hızla belirsizlik ve stres ifade eden duygulara bırakıyor. Bu çemberde en çok hissedilen duygular zihin karışıklığı, endişe ve bunalım olarak belirtiliyor.
Değerlendirme ‘Türkiye’de yaşayan insanlar’ boyutuna çekildiğinde ise tablonun tamamen umutsuz bir ruh haline büründüğünü görüyoruz. Ülke insanının genel durumu zihni karışık, endişeli, bunalımlı, güvensiz ve çaresiz sıfatlarıyla özetleniyor. Bu sonuçlar 2023 ve 2024 yılı sorgulamalarıyla birebir aynı tabloyu resmediyor.
Tüketicilerin demografik ve sınıfsal özelliklerini dikkate aldığımızda, farklı yaş gruplarının, kadınların ve erkeklerin, sosyo-ekonomik sınıfların hem kendi iç dünyalarında hem de ülkeye bakış açılarında net bir ayrımın söz konusu olduğunu görüyoruz.
Gençler kendi iç dünyalarında farkındalık ve sıkılmışlık gibi daha dışadönük veya anlık durum bildiren hislere sahipler. Ancak gençlerin ülkeye bakışları oldukça sert; Türkiye’deki insanları büyük oranda güvensiz ve zihni karışık olarak tanımlıyorlar. Orta yaş ve üzeri ise hem kişisel hem de toplumsal boyutta güvenlik ve stres eksenli bir ruh haline sahip bulunuyor. Kendilerini yüksek oranda endişeli hissederken, ülke geneline baktıklarında bu his çaresizlik seviyesine ulaşıyor.
Kadınlar ve erkekler arasında da duygusal yükleri algılama biçiminde önemli farklılıklar göze çarpıyor. Kadınlar kendilerini ifade ederken erkeklere kıyasla çok daha yüksek oranda endişeli ve sıkılmış olduklarını belirtiyorlar. Kadınların ülkenin genel duygu durumuna yönelik en baskın teşhisi ise bunalım ve güvensizlik. Erkeklerde ise kendi ruh hallerini tanımlarken güvenilir hissetme durumu ön plana çıkıyor. Ancak onlar da ülkenin genel durumu sorulduğunda kadınlara benzer şekilde ağırlıklı olarak endişeli bir toplum gördüklerini vurguluyorlar.
Ekonomik ve sosyal güç, sınıfsal konum, kişisel duyguları korumada bir kalkan işlevi görse de toplumsal algıdaki çöküşü engellemeye yetmiyor. Orta-üst ve üst sosyo-ekonomik sınıflar, bireysel düzeyde kendilerini en çok güvenilir hisseden kesim olmalarına rağmen, ülke insanını tanımlarken en sık bunalımlı ifadesine başvuruyor. Bu sınıf kendi izole hayatlarında güvende hissetseler de sokağa baktıklarında ciddi bir depresyon saptıyorlar. Alt sosyo-ekonomik sınıf kendi ruh halini genellikle samimi ve sıkılmış olarak tanımlarken, ülke insanını net biçimde zihni karışık ve çaresiz olarak görüyor.
Sonuç itibarıyla, Türkiye’nin üç büyük ilinde yaşayan tüketicilerin kendi mikro dünyalarında hâlâ samimiyet, güvenilirlik ve farkındalık gibi tutunacak dallar bulabildiğini; ancak Türkiye gibi daha geniş bir çerçeveye bakıldığında kolektif bir anksiyete, yön kaybı ve çaresizlik algısına teslim olduklarını görüyoruz.
Tüketicilerin demografik ve sınıfsal özellikleri bir yana, kişisel ve toplumsal duygu durumları doğrudan ekonomik beklentileri ve ekonomiye duydukları güven ile şekilleniyor.
Türkiye’nin ekonomik durumunun önümüzdeki bir yıl içinde nasıl olacağına dair beklentiler toplumun ruh halini iki farklı uç noktaya taşıyor.
Üç büyük ilde yaşayanların çoğunluğunu oluşturan ve ekonominin kötüye gideceğini düşünenlerin kendi iç dünyalarındaki en baskın duygular endişe ve sıkılmışlık olarak karşımıza çıkıyor. Ancak bakışlarını ülkeye çevirdiklerinde anksiyete daha da derinleşiyor; bu kesim ülkedeki insanların zihni karışık, endişeli ve güvensiz olduğunu düşünüyor. Ekonomik kötümserlik net bir şekilde toplumsal bir yön kaybı hissi yaratıyor.
Toplumsal anlamda bir azınlık grubu olan ve ekonominin iyiye gideceğini düşünen iyimser kitle ise kendi hayatlarında son derece güvenilir ve samimi hissediyor. Bu grubun en ayırt edici özelliği ülke geneline bakışlarında umutlu kavramını kullanan tek tüketici kitlesi olmaları.
Araştırma kapsamında “Türkiye ekonomisine ne derece güveniyorsunuz?” sorusuna verilen yanıtlar, güven krizinin sadece finansal değil, aynı zamanda psikolojik bir çaresizlik duygusu yarattığına da işaret ediyor.
Türkiye ekonomisine güvenmeyen ve derin bir karamsarlık yaşayan tüketici kesimi kendisini bireysel olarak oldukça endişeli ve güvensiz hissediyor. Bu grubun ülkeye bakışında en çok öne çıkan iki duygu endişe ve çaresizlik olarak karşımıza çıkıyor. Ekonomiye duyulan güvensizlik toplumun geleceğe dair eylem kapasitesini yitirdiği algısını pekiştiriyor.
Ülke ekonomisine güvenenler ise kendi iç dünyasında son derece samimi ve güvenilir hissederek kişisel bir refah alanı çiziyorlar. Ancak ekonomiye güvenen bu bireyler bile ülkeye dışarıdan baktıklarında pozitif bir tablo göremiyorlar; ülkedeki diğer insanları büyük oranda zihni karışık ve bunalımlı olarak tanımlıyorlar.
Tüketicilerin kişisel ve toplumsal duygu durumlarını etkileyen bir diğer önemli unsur ise tüketicilerin siyasi tutumları ve politik tercihleridir.
Bu değişkenleri esas alan bir değerlendirme yaptığımızda, ekonomik beklentilerde gördüğümüz kutuplaşmanın siyasette de birebir karşılık bulduğunu ve bu faktörlerin bireylerin duygusal dünyalarını derinden etkilediğini görebiliyoruz. Ekonomik kriz algısı nasıl bir çaresizlik yaratıyorsa, siyasi tercihler ve mevcut siyasi rejime duyulan güven ya da güvensizlik de benzer şekilde toplumu psikolojik olarak farklı kümelere ayırıyor.
Mevcut yönetim sistemine yönelik memnuniyet, bireylerin kişisel ruh hallerini doğrudan belirleyen koruyucu bir kalkan işlevi görüyor. Ancak bu durum, ülkenin genel fotoğrafına bakıldığında yerini bir kırılmaya bırakıyor. Bu çerçevede, mevcut rejimden memnun olanların kendi iç dünyalarının oldukça pozitif bir ruh hali taşıdığı görülüyor. Bu kitle kendilerini güvenilir, samimi ve umutlu olarak tanımlıyor. Ancak ilginç olan, bu grubun bile ülke ölçeğinde diğer insanlara baktığında ülkeyi zihni karışık ve bunalımlı olarak görmesi. Bu tüketiciler kendi hayatlarında güvende hissetseler de toplumdaki genel stresi kesinlikle inkâr etmiyorlar.
Mevcut siyasi rejimden memnun olmayan tüketici kesiminin kişisel hayatı ağır bir anksiyete altında bulunuyor. Bu bireyler kendilerini ağırlıklı olarak endişeli, sıkılmış ve güvensiz hissediyor. Ülkeye bakışları ise çok daha karanlık bir tablo çiziyor: Ülke insanını endişeli, zihni karışık ve çaresiz olarak tanımlıyorlar. Üstelik bu sıfatlara atfedilen değerler tüm gruplar arasında en yüksek düzeye ulaşıyor.
Tüketicilerin mevcut siyasi rejime dair değerlendirmelerinin dışında, hangi siyasi partinin halkı en iyi anladığına dair yapılan değerlendirmeler bireylerin hem ideolojik kimliklerini hem de sistemle olan bağlarını gösteren güçlü içgörüler sunuyor.
Halkı en iyi anlayan partinin AKP olduğuna inanan tüketiciler, tıpkı rejimden memnun olanlar gibi, kendi kişisel dünyalarında psikolojik olarak çok daha güçlü bir konumda bulunuyor. Bu kitle kendisini güvenilir ve umutlu hissediyor. Ancak onların da kendi çevreleri ve ülke için yaptıkları tanımlamalarda endişe ve zihin karışıklığı duyguları hâkimiyet kurmaya başlıyor.
Halkı en iyi anlayan partinin CHP olduğuna inanan tüketiciler arasında kendi iç dünyalarına dair değerlendirmelerde endişe ve sıkıntı başı çekiyor ancak bu gruba özgü çok belirgin bir duygu daha var: Kızgınlık. Bu duyguyu ilk kez bu kitlede gözlemliyoruz.
Bu kesim, çevresini ve ülkeyi tanımlarken nefret dolu ve çaresiz ifadelerini en yoğun kullanan toplumsal grup olarak öne çıkıyor. Bu tüketici grubu arasında sisteme karşı birikmiş bir öfke ve reaksiyon net biçimde göze çarpıyor.
Hiçbir siyasi partinin halkı anlamadığına inanan kesim, tüm gruplar arasında belki de en kritik ve alarm veren kitle olarak bulunuyor. Çünkü bu kesim psikolojik olarak en yıpranmış toplumsal grup durumunda. Bu kesim kendi dünyalarında endişeli ve zihni karışık iken; ülkeyi çok daha yüksek oranlarda zihni karışık, endişeli ve bunalımlı olarak görüyorlar. Bu grupta tam bir yön kaybı, aidiyetsizlik ve temsil edilmeme hissi hâkim görünüyor.
Sonuç olarak, demografik ve sosyo-ekonomik profil, ekonomik beklenti ve siyasi eğilim eksenlerini tek bir potada erittiğimizde, karşımıza çıkan toplumsal panoramayı sosyoloji ve sosyal psikolojinin iki temel kavramıyla okumak mümkün görünüyor: anomi (yön kaybı/kuralsızlık) ve öğrenilmiş çaresizlik.
Bugünün Türkiyesi’nde, ortak bir gelecek hayali etrafında kenetlenmiş bir “toplum”dan çok, dışarıdaki fırtınadan korunmak için kendi küçük ve güvenli alanlarına sığınmış bireylerden oluşan bir “kalabalık” manzarasıyla karşılaşıyoruz. Bu panoramayı dört ana sosyolojik başlık altında okumamız ve derinleştirmemiz mümkün:
Kozaya Çekilme Refleksi
Bireylerin kendilerini güvenilir ve samimi, ülkeyi ise zihni karışık ve çaresiz olarak tanımlamaları, bu ülkede toplumsal güvenin, yani sosyal sermayenin ciddi biçimde eridiğini gösteriyor. İnsanlar dış dünyanın, ülke ekonomisinin ve siyasetinin, kontrol edilemez ve öngörülemez olduğuna kanaat getirmiş durumdadır. Bu nedenle de makro aidiyetlerini koparıp tamamen kendi mikro dünyalarına, ailelerine ve arkadaş çevrelerine, yani kozalarına çekilerek psikolojik bütünlüklerini korumaya çalışmaktadırlar. Dışarısı bir “tehdit” alanı, içerisi ise bir “sığınak” haline gelmiştir.
Sınıfsal ve Demografik Kalkanların İşlevsizleşmesi
Geleneksel sosyoloji, yüksek sosyo-ekonomik statünün veya gençliğin toplumsal krizler karşısında bir tampon işlevi görebildiğini varsayar. Ancak bugün çizdiğimiz panoramada eğitim, varlık veya gençlik enerjisi insanları korumaya yetmemektedir. Üst sınıfın sokağa baktığında en yüksek oranda bunalım hissetmesi ve gençlerin ülkeyi devasa bir güvensizlik alanı olarak görmesi toplumsal krizin artık sınıfsal veya demografik sınır tanımadan toplumun tüm hücrelerine sızdığını kanıtlamaktadır. Toplumun en dinamik kesimleri bile zihinsel olarak pasifize olmuştur.
Politik Yabancılaşma ve Temsiliyet Krizi
Siyasi veriler, toplumun yalnızca ekonomik açıdan değil, aidiyet duygusu bakımından da parçalandığını gösteriyor. Sisteme yakın hissedenler kendilerini sahte bir güvenlik fanusuna alırken, muhalif kesimde yerleşik, kronik öfke ve nefret duyguları hâkimdir.
Ancak asıl sosyolojik alarm zili ‘hiçbir parti halkı anlamıyor’ diyen kitlede çalmaktadır. Bu kitle, ağır bir aidiyetsizlik, kimsesizlik ve politik çaresizlik içindedir. Sorunların var olduğunu bilen ama bu sorunları çözecek hiçbir kurumsal yapıya inancı kalmayan devasa bir kesim mevcuttur.
Kronik Anksiyetenin Toplumsallaşması
Ekonomi, bu toplum için artık sadece bir satın alma gücü meselesi değil, doğrudan bir varoluşsal güvenlik meselesidir. Ekonomik beklentilerin bozulması ile ülke geneline ilişkin çaresizlik duygusuna ilişkin doğrudan bağ, maddi yoksunluğun zihinsel bir felç yarattığını gösteriyor. Toplum, yarınını planlamaktan vazgeçmiş, sadece bugünü atlatmaya odaklanmış bir hayatta kalma moduna geçmiştir. Toplum yarına dair inancını ve tahayyül gücünü büyük ölçüde yitirmiş görünmektedir.”
Sonuç itibarıyla karşımızda, aynı gemide olduğuna inanıp fırtınaya karşı omuz omuza duran bir toplum değil; geminin su aldığını gören, diğer yolcuların panik içinde ne yapacağını bilemediğini uzaktan izleyen ve yalnızca kendi can yeleğine sarılarak bireysel kurtuluşunu arayan atomize olmuş bir toplumsal yapı bulunuyor.
Bu ülkede toplum için “toplum ölmüştür” cümlesini rahatlıkla kurmak mümkündür.
***
(1) The World Happiness Report 2026. https://data.worldhappiness.report/country/TUR
(2) Dünya Mutluluk Raporu bulgularının kıyaslamalı sonuçları için:https://www.theglobaleconomy.com/compare-countries/
(3) TÜİK, Tüketici Güven Endeksi Haziran 2026. https://veriportali.tuik.gov.tr/tr/press/58181
(4) Sia Insight, Ekonomik Gündem Araştırması Mayıs-Haziran 2026, Türkiye’nin üç büyük ilinde yaşayan, 18 yaş ve üzeri 831 tüketici ile online bilgi toplama yöntemiyle 7 Mayıs–19 Haziran 2026’da gerçekleştirilmiştir.
Yazının kısa versiyonu 25 Haziran 2026’da yayınlanmıştır.